SANATÇILARIN EVİ ARTİSTANBUL FESHANE’NİN KARANLIK GECESİ
Artİstanbul Feshane’de, 16 Ocak’ta VIP açılışı yapılan Ahmet Güneştekin’in Kayıp Alfabe sergisine ve Artİstanbul Feshane’nin yerine getirilmeyen vaatlerine yönelik bir hatırlatma niteliği taşıyan Kara Vesika adlı işimle gerçekleştirdiğim eleştirel müdahalenin tüm ayrıntılarını, sergi alanından nasıl çıkarıldığımı, protestomun gerekçelerini ve beklentilerimi anlattığım bu yazı; sanatın kamusal alandaki rolünü, sanatçının ifade özgürlüğünü ve kültürel mekânların işlevini sorgulayan bir metindir.
Bu metin, Kara Vesika adlı çalışmam etrafında şekillenen sürecin bir parçasıdır. Ancak bu süreç yalnızca bireysel bir performans değil, aynı zamanda sanatın bağımsızlığına ve sanatçıların haklarına dair kolektif bir tartışma çağrısıdır.
Artİstanbul Feshane’de yüzüme kapısına kilit vurulurken, aslında sanata ve eleştiriye duyulan tahammülsüzlüğün yüzümüze kapanan kapısını gördük. Ancak asıl soru şu: Bu kapılar gerçekten neyi ve kimi dışarıda bırakıyor?
Feshane’nin kapıları yüzüme kapanırken, sanatı ve eleştiriyi kamusal alanın dışına itme çabasının bir yansımasını gördük. Feshane’nin kapısı kilitlenirken aslında yalnızca bir sanatçı dışarı atılmadı; orada, sanata dair verilen sözler, özgür üretimin iddiaları ve eleştirel düşüncenin kendisi de kapının önüne konuldu. Kamusal bir alanın sanatçılara "ev"¹ olacağı vaat edilmişti; ancak bu vaatler yerini, belirli sınırlar içinde tutulmaya çalışılan, denetlenen, yönlendirilen ve hatta sansürlenen bir sanat anlayışına bıraktı. Sanatı ve özgür düşünceyi dışarıda bıraktığını düşünenler, aslında kimi içeride tuttuklarını sorgulamalıdır.
Asıl sorulması gereken şu: İçeriye kimler alındı ve kimler dışarıda bırakıldı?
İhya edilen konformizm mi, yoksa gerçek yaratıcı ifade mi? Güvenli, tartışmasız ve sistemle uyumlu olanlar mı, yoksa sorgulayan, rahatsız eden ve dönüştürenler mi?
O kapı yalnızca bir binaya açılmıyordu; sanatsal ifade özgürlüğünün, bağımsız sanatın ve kolektif bilinçle şekillenen kamusal sanatın var olup olamayacağını belirleyen bir eşiğe dönüşmüştü.
Eleştirel Müdahale ve Kara Vesika: Kamusal Sanat Alanında Özgürlük Arayışı
16 Ocak günü, saat 17.00 civarında, Taksim’den ticari bir taksiyle Artİstanbul Feshane’ye doğru yola çıktım. Orada, VIP açılışı gerçekleştirilecek olan Ahmet Güneştekin’in Kayıp Alfabe sergisine eleştirel bir müdahalede bulunmayı amaçlıyordum. Bu müdahale, yalnızca serginin kendisine değil, aynı zamanda Artİstanbul Feshane’nin sanatçılara ve sanatın özgürlük alanına dair verdiği vaatlerin nasıl yerine getirilmediğine yönelik bir hatırlatma niteliği taşıyordu.
Bu amaçla bir gün önce Mardin’den İstanbul’a gelmiştim. Sanatın sadece estetik bir ifade biçimi olmadığını, aynı zamanda hakikati görünür kılma ve toplumsal belleği şekillendirme gücüne sahip olduğunu savunan biri olarak, Feshane’nin başlangıçta ortaya koyduğu güçlü iddiaların altındaki derin boşluğu görünür kılmak istiyordum.
Feshane, sanatçılar için bir ifade ve üretim alanı olacağı söylenen bir mekân olarak lanse edilmişti. Ancak zamanla, sanatçılar için özgür bir alan olmaktan çok, belirli sınırların içinde tutulan, eleştirel seslerin duyulmaz kılındığı bir yere dönüştüğünü gözlemledim. Bu nedenle, Kara Vesika adlı çalışmamla orada bulunarak, bu çelişkileri vurgulamak ve susturulmaya çalışılan eleştirel sesi sanatın diliyle yeniden yükseltmek istedim.
Bu müdahale, yalnızca bir bireysel eylem değil, sanatın eleştirel gücünü savunma ve sanat mekânlarının gerçekten özgür olabilmesi için bir tartışma zemini yaratma çağrısıydı.
Feshane’nin giriş kapısında bir süre durarak gelenleri gözlemledim. Öncelikle basın mensubu olduğumu söyleyerek giriş yapmayı düşündüm. Ancak, basın mensuplarından basın kartı göstermelerinin istendiğini fark edince bu fikirden vazgeçtim. Bunun yerine, daha önce edindiğim iki farklı elektronik davetiyeden birini kullanarak sanatçı olduğumu belirtmeye karar verdim. Davetliler, ya listeden kontrol edilerek ya da elektronik davetiyelerini göstererek içeriye alınıyordu. Ben de kapıya ilerleyip davetiyemi gösterdim. Görevliler, ne amaçla burada bulunduğumu sorduklarında ‘‘sanatçıyım’’ dedim ve böylece içeri girdim.
Sergi alanına girerken hem çevreyi keşfetmek hem de sergiyi incelemek istedim. Kara Vesika adlı çalışmamı tasarlarken gözden kaçırmış olabileceğim bir nokta olup olmadığını görmek istiyordum. Yaptığım tüm hazırlığa rağmen, eğer böyle bir nokta bulursam performansımı gerçekleştirmeme kararı alma ihtimalim hep aklımdaydı. Ancak sergiyi gezerken bunu gerektirecek herhangi bir görüyle karşılaşmadım ve eleştirel müdahalemi yapma kararım kesinleşti.
Sergi boyunca kamuoyunun yakından tanıdığı pek çok davetliyle karşılaştım. Bazı davetliler, beraberinde getirdiği fotoğrafçılarla belirli işlerin önünde poz veriyordu. Açılışın yapılacağı salona geldiğimde yoğun güvenlik önlemleri dikkatimi çekti. Görevliler, açılış konuşmalarının yapılacağı alanda son hazırlıklarını tamamlamakla meşguldü. O sırada, basın mensupları ve görevliler dışında salonda çok az davetli bulunuyordu; çoğunluk hâlâ sergiyi geziyordu.
Beni tanıyan kişilerle karşılaşmamak ve böyle bir müdahaleye girişeceğimi tahmin etmelerini engellemek için kısa bir süre Artİstanbul Feshane’nin kütüphanesinde oturmaya karar verdim. Burada genel bir değerlendirme yaparak, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun açılış konuşmasından hemen önce eleştirel müdahalemi gerçekleştirmeye karar verdim. Çantamdan Kara Vesika isimli çalışmamı ve ona eşlik eden manifestomu çıkardım. Sonrasında, açılış salonuna doğru ilerledim…
Öncelikle kapının önünde bulunan davetlilere çalışmamı dağıtarak ilerledim. Bazı davetliler olumlu karşılayarak birkaç kopya daha isterken, az sayıda kişi ilgisiz kaldı ve inceledikleri kopyaları hoşnutsuzlukla bana geri verdi. Bir süre sonra basın mensupları için ayrılan platforma yönelerek o gece orada bulunan tüm basın ve medya mensuplarına da çalışmamı dağıttım.
Kamuoyunun yakından tanıdığı bazı kişilere çalışmamı verirken, eleştirel müdahalemin gerekçesini birkaç cümleyle özetlemeye çalıştım. Bir ara, organizasyon ekibinden olduğunu düşündüğüm bazı kişilere yaklaşarak Kara Vesika’yı onlara verdim ve incelemelerini rica ettim. Aralarından biri, “Ne yani, ekmek köfte mi dağıtsınlar?” dedi. Ben de ihtiyacı olanlara verilmesinin çok iyi olacağını söyledim. Ayrıca manifestoyu da önyargıyla incelememelerini, çünkü bu alanın çocuklarımızın geleceği için çok kıymetli bir yer olduğunu ve değerli ilkelerle yol alınması gerektiğini belirttim. Bu sözlerim üzerine yüzlerinde bir mahcubiyet ifadesi belirdi. Saygılarımı sunarak uzaklaştım. Ancak kısa süre içinde, sürekli izlendiğimi fark ettim.
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun sergi açılış konuşmasını yapmasına kısa bir süre kala, iri yarı bir adam aniden kolumdan tutarak burada bulunmaya iznim olmadığını ve eylemimi sonlandırmam gerektiğini söyledi. Kolluk kuvveti gibi hareket eden bu kişi, kulağındaki telsiz kulaklıktan, “Tamam, yakaladık onu, gelin, teslim alın,” gibi sözler sarf ediyordu. “İşlem yapacağız, şuraya geçelim,” derken bir yandan da beni itekliyordu. O sırada durumu anlamaya çalışırken, çevremdeki birkaç kişinin beni dikkatle süzdüğünü ve olaya müdahil olmaya hazırlandığını fark ettim. Ayrıca yönlendirilen bir kadının elindeki fotoğraf makinesiyle olan biteni kayda aldığını ve özellikle beni çektiğini gördüm.
Bu süre boyunca etrafımdakiler sürekli olarak önceden izin almam gerektiğini söylüyor, bazıları da davetiyemi görmek istediklerini belirterek beni adeta çapraz sorguya alıyordu. Ben ise Artİstanbul Feshane’nin kamusal bir alan olduğunu ve eleştirel müdahalede bulunmak için herhangi bir izne gerek olmadığını söyledim. Buna rağmen beni salonun dış kapısına doğru sürüklemeye çalışıyorlardı. Ancak olayın kayda alındığını fark edince birbirlerini uyardılar ve bazı kişiler alanı terk etti.
Etrafımı saran kişiler sürekli olarak iznim olmadığı yönünde konuşarak, açıklama yapmamı engelliyordu. O güne ait elimde bulunan fotoğraflara baktığımda, bu tavırlarının zaman kazanmak ve beni yıldırmak amacı taşıdığını ya da sergi salonunu kendi rızamla terk etmemi sağlamak için planlı bir şekilde hareket ettiklerini daha net anlıyorum. Fotoğraflarda, Kara Vesika’yı ve manifestomu inceledikten sonra beni engelleme kararı aldıkları açıkça görülüyor.
Bana, eylemim için Ahmet Güneştekin’in izni olup olmadığı soruldu. Ben de bu eleştirel müdahaleyi zaten onun sergisine karşı gerçekleştirdiğimi, dolayısıyla izin almamın söz konusu olamayacağını belirttim. “Kamusal alanda boy gösteren herkes eleştirilebilir. Sanatın doğasında var olan eleştiri hakkımı kullanmaya çalışırken beni engelliyorsunuz,” dedim. Ardından, daha önce de benzer eleştirel müdahalelerde bulunan bir sanatçı olduğumu vurguladım. “Eğer işlem yapacaksanız, kolluk kuvvetlerini çağırabilirsiniz,” diye ekledim.
Bunun üzerine, “Tamam, o zaman gel,” diyerek beni sergi giriş kapısına doğru itmeye başladılar. Dışarı çıkarılmaya çalışılırken, birkaç kez Artİstanbul Feshane’nin “sanatçıların evi” olduğunu söyledim. “Beni evimden dışarı atmaya mı çalışıyorsunuz?” diye sormamla birlikte…
“Kovmaya hakkınız yok,” dedim. Ancak bu sözlerim onları durdurmadı ve sırtımdan iteklenerek kendimi kapının önünde buldum. Bu sırada, “Kapının anahtarını çabuk getirin,” gibi sözler duyuluyordu. Kısa süre sonra anahtar getirildi ve Artİstanbul Feshane’nin kapısı yüzüme kilitlendi.
Tam o sırada, kamuoyunun yakından tanıdığı Diyarbakır Barosu’nun eski başkanlarından biri arabasından inerek kilitli kapıdan içeri girmek istedi. Ona ismiyle hitap ederek, “Bakın beyefendi, eleştiriye tahammülleri yok, sanatçıları kamusal sanat alanından kovuyorlar,” dedim. Kara Vesika’yı kendisine uzatırken, bu tahammülsüzlüğün ardında iktidar alanlarını daha da genişletme isteğinin yattığını belirttim. Çalışmayı aldı, ancak hiçbir yorum yapmadı. Ardından, kapı onun için açıldı ve içeri girdikten sonra tekrar yüzüme kapatılarak kilitlendi.
Bu sırada, beni kilitli kapıdan uzaklaştırmaya çalışan görevlilere, aslında Artİstanbul Feshane’yi savunduğumu ve buranın çocuklarımızın geleceği olduğunu anlatmaya çalıştım. Ancak söylediklerime aldırış etmeden alanı terk etmem için beni uyarmaya devam ediyorlardı. Etrafımı gözetleyen bazı kişilerin tehditkâr bakışlarından, alanı terk etmezsem farklı şekillerde müdahale edeceklerini hissettim.
Sürekli dış kapıya yönlendirilirken, kamuoyunun yakından tanıdığı iki gazetecinin sohbet ettiğini fark ettim. Yanlarına giderek kendimi tanıttım, Kara Vesika’yı ve manifestomu onlara verdim. Eleştirel müdahalemin ve karşı duruşumun nedenini merak eden gazetecilerden biri gerekçelerimi anlatmamı istedi. Ona şu cevabı verdim:
“İBB’nin 2019 yılında imzaladığı şeffaflık taahhütnamesini hatırlatarak, bunun gerçek hayatta hiçbir şekilde karşılık bulmadığını, gerçekleşen sergilerde bağımsız kurulların varlığının ve seçim kriterlerinin askıya alındığını, sürecin merkeziyetçi politikalarla yönetildiğini, üstelik kamu kaynaklarıyla finanse edildiğini söyledim. Mekânın gerçek emekçi ve özneleri üretim alanı ve gereken yapısal destekten yoksun bırakılarak görünmez kılındı. Altı ay ve daha uzun süreler boyunca yalnızca mekânı teslim alan aktörlerin ihya edildiğini, hatta bu şartlar altında mekân bana bile tahsis edilse buna karşı durulması gerektiğini vurguladım. Ve devamında, ‘Tüm bunlar geçerli nedenler değil mi?’ diye sordum.” Gazeteci, “Evet, geçerli nedenler,” diyerek yanıt verdi.
Gazetecilerle birkaç kare fotoğraf çektirmeme bile bir lütuf gibi bakan görevliler, aslında buna bile izin vermemeleri gerektiğini birbirlerine hatırlatıp beni dış kapıya yönlendirmeye devam ediyorlardı. Bahçede bile kalmama müsaade etmeyen görevliler, hem rica hem de emrivaki bir tavırla alanı tamamen terk etmem gerektiğini söylüyordu.
En üzücü olan ise, beni sergi salonuna alan görevlinin işten atılacağını söylemeleriydi. Halbuki o görevlinin hiçbir kusuru yoktu. Elektronik davetiyemi kontrol etmiş ve diğer davetlilere olduğu gibi bana da kibarca davranmıştı.
Böyle bir performansın bedelinin çalışan bir emekçiye kesileceğini hiç hesap etmemiştim. Sergi salonuna giriş için çeşitli senaryolar üretmiştim; eğer içeri giremezsem, dış kapıdan performansımı gerçekleştirmek de seçeneklerim arasındaydı. Ancak bir çalışanın işini kaybedebileceğini bilseydim, içeri girmeyi baştan elerdim. Böyle bir ihtimalin varlığı bile beni kahretti. Amacım kimseye zarar vermek ya da bir emekçinin geçimini riske atmak değildi. Eğer bunu önceden tahmin edebilseydim, kesinlikle bu yolu seçmezdim. Bu düşünce, içimde derin bir üzüntü ve vicdan yükü bıraktı.
Dış kapıya yönelirken, çalışanlara zorluk çıkarmamak adına performansımı sürdürmeme kararı aldım. Artİstanbul Feshane’nin kapısı yüzüme kilitlenirken, ana giriş kapısında devam etme planımdan vazgeçerek performansıma son vermek zorunda kaldım. Oradan uzaklaştırılırken, Feshane’yi terk etmeye zorlanmanın verdiği derin hayal kırıklığı içinde, defalarca tekrarladığım şu sözler zihnimde yankılanıyordu:
“Feshane sanatçıların evidir, beni evimden atamazsınız!”
Aslında bu cümle, yalnızca bir anlık öfkenin ya da hayal kırıklığının ürünü değildi. Aklımda, geçmişte verilen ancak tutulmayan sözlerin, yerine getirilmeyen vaatlerin yankısıyla sarf etmiştim bu sözleri.
Kamusal bir alan olarak sanatın özgürce konuşulacağı, üretimin ve eleştirinin yeşereceği bir mekân olacağı söylenen Feshane… İşte bu vaatlerin ışığında, orayı evim olarak gördüm ve savunmaya gittim. Ancak karşılaştığım tavır, o vaatlerin sadece sözde kaldığını bir kez daha acıyla hatırlattı. “Sanatçıların evi” olarak gördüğüm bu alanda, eleştiriye tahammülsüzlüğün karanlık yüzü gün yüzüne çıktı.
Artİstanbul Feshane: Neden “Evim” Dedim ve “Kara Vesika” ile Oradaydım?
Artİstanbul Feshane’yi “evim” olarak görmemin sebebi, açılışından itibaren dile getirilen güçlü sözler, söylemler ve vaatlerdi. Bu mekânın sanatçılar için bir özgürlük alanı olacağına, kamu kaynaklarının sanatçıların yaratıcılığına destek sunmak için kullanılacağına dair duyduğum inançtı. Feshane’nin gerçek sahiplerinin sanatçılar olacağı, yalnızca bir sergileme alanı değil, üretimin ve düşüncenin yeşereceği bir merkez olacağı vurgulanmıştı. Sanatçılar burada sadece geçici birer misafir olarak değil, üretimlerini gerçekleştirebilecekleri daimi bir “ev”in sakinleri olarak konumlandırılmıştı. Açılış sürecinde, sanatçıların yalnızca eserleriyle değil, düşünceleriyle de var olabilecekleri bir alan yaratılacağı söylenmiş ve bunun altı çizilmişti. Sanatçıların söz ve görünürlük merkezi², özgürlük alanı olacağı deklare edilerek,“daimi ev sahibi olacak sanatçılar”³ emanet edilerek açılmıştı Artİstanbul Feshane.
Artİstanbul Feshane, kültür ve sanat alanında bağımsız bir ifade ve özgürlük platformu olmayı hedeflerken, sanatçıların seslerini duyurabilecekleri bir vaha niteliği taşıyacağını vaat etmişti. Bu söylem, yaratıcı üretimin, dayanışmanın ve toplumsal bağların güçlendiği bir platform hayalini beslemişti. Kamu eliyle kültür sanat paydaşları ilk kez bir araya getirilmiş, birbirinden farklı grup ve oluşumlar ortak bir çatı altında buluşturulmuştu. Ancak zamanla, bu değerli ilkelerin, fikirlerin ve vaatlerin gerçek hayatta karşılık bulmadığını; iddiaların altının derin bir boşlukla dolu olduğunu gördük.
Yine de bu boşluk, sanatçılar için bir mücadele ve dayanışma çağrısının zeminini oluşturabilir.Şeffaflık⁴ ve adalet vaatleri yerine getirilmemiş, merkeziyetçi politikalar ve seçkinci yaklaşımlar sanatçıların üretim alanını daraltmış durumda. Sanatçılara ait bir “ev” olması gereken bu mekân, buluşma ve üretim alanı olmaktan çıkıp, merkezi güçlerin kontrolü altındaki bir gösteri sahnesine dönüştürülmüş durumda. Şeffaf, adil ve kapsayıcı bir yönetim anlayışı benimsenmeden, verilen vaatlerin bir slogandan ve propagandadan öteye geçemeyeceği açıktır.
Bugün, Feshane’nin gerçek anlamda sanatçıların evi olabilmesi için sanatçıların söz, görünürlük ve üretim hakkını savunan bir merkez olarak yeniden inşa edilmesi gerekiyor. Ancak bu şekilde Feshane, sanatçıların sadece bir “ev”i değil, aynı zamanda kültürel bir hafıza, dayanışma ve katılımın mekânı hâline gelebilir.
Feshane’nin açılışında verilen sözlerin, ortaya koyulan vaatlerin ve sanatçıların özgürlük alanlarına duyulan saygının pratikte uygulanmadığını fark ettiğimde, bu alanın gerçek anlamda sahiplenilmesi gerektiğini hissettim. Art İstanbul Feshane’nin, toplumsal hafızayı ve sanatı yeniden şekillendirecek bir zemin oluşturması gerekiyordu. Ancak vaat edilen bu “ev”in sadece bir söylemde kaldığını gördüğümde, orada bulunmak bir tercihten öte, bir sorumluluk hâline gelmişti. Performansım, sanatçılar için bir özgürlük alanı yaratma iddiasını hem hatırlatmak hem de savunmak içindi.
Sanatçıların üretim ve ifade alanlarının genişletilmesi gerektiğini, sanatın özgürlük ve hakikatle beslendiğini ve ancak bu şekilde toplumsal dönüşüm sağlayabileceğini hatırlatmayı amaçlarken bunu bu zemine kazımayı hedefledim. Çünkü “Sanat tarafının rahat, konforlu ama boyun eğen bir tavra kaydıkça kendisini azalttığını, zayıflattığını anlama vakti.⁵ ” diyen Nazım Dikbaş’ın mevcut durumu özetleyen sözleri, bu sürece ayna tutarken sanatçının köşesine çekilip edilgenleştiği her anın sanatın da gücünü kaybettiğini hatırlatıyor. Konfor alanına çekilen, risk almayan, eleştirel duruşunu ve tavrını yitiren bir sanat anlayışı, toplumsal değişimi tetikleme kapasitesini de kaybediyor.
Sanatçıların “evim” diyebileceği bir alan, yalnızca fiziksel bir mekân değil; özgürlük, güven ve yaratıcılıkla beslenen bir aidiyet alanıdır. Feshane’nin sanatçılar için böyle bir “ev” olmasının hâlâ mümkün olduğuna inanıyor ve bu potansiyelin gerçek bir öz dayanışmayla gerçekleşeceğine dair inancımı koruyorum.
Ancak sanat, yalnızca bir ifade biçimi değil, aynı zamanda hakikatin ve özgürlüğün en güçlü aracı olduğunu hatırlatan gerçeği; içe çekilen eleştirilerle zaman kaybedildiğini, durduğumuz zeminin ayaklarımızın altından kaydığını acıyla hatırlatıyor.
Bugün geldiğimiz noktada, elimizdekilerin bizden alınıp imtiyazlı kesimlere tahsis edildiği gerçeği yakıcı bir şekilde hissediliyor.
Oysa kamusal alan, herkesin varlığını kapsaması gereken bir gerçekliktir ve bizi ileriye taşıyacak güce sahiptir.
Dağınık haldeki potansiyel, ancak bir araya gelindiğinde büyük bir değişimi mümkün kılabilir.
Var olanın adil şekilde paylaşılmasından, kamusalın ihtiyaç duymaması gereken VIP açılışlara;
Eleştirel dilin sorgulanıp kapı dışarı edilmesine, üzerine kilit vurulmasına ve bunu dillendiren sanatçıların kovulmasına kadar gelen tahammülsüzlük,
Bugün bizleri daha karanlık zamanların beklediğini gösteriyor.
Hepimizin büyük bir aşkla bağlı olduğu ve aradığı özgürlüğü,
Erozyona uğrayan mevcut potansiyeli canlandırabilme direncine ancak dayanışma ve katılımı dayatarak ulaşabiliriz.
Şimdi, anlamak ve sorgulamak zorundayız:
Var olan hegemonyanın, gördüğü boşluklar ve güçsüzlük üzerinden iktidar alanını nasıl daha da genişlettiğini…
Şimdi söyleyin, daha nasıl anlatayım?
Bizi göz ardı edenlerin sermayeden, pay aldığını,
Sırf o payı, o dilimi ellerinde tutabilmek, koruyabilmek için suskun kaldıklarını,
Aslında ne halde olduğumuzla, ne yaşadığımızla hiç ilgilenmediklerini…
Hakkımız olanı almak için bu sıkışmışlıktan ancak cesaretle çıkabileceğimizi,
Onların karşısında kendimizi net bir şekilde konumlandırmamız gerektiğini,
Başka çaremizin kalmadığını…
Daha nasıl anlatayım?
Enver Basravi
Kaynakça :
1 https://www.youtube.com/watch?v=h8lo__xfrx8&t=17s , 29:30 sn , Ekrem İmamoğlu
2 https://www.youtube.com/watch?v=h8lo__xfrx8&t=17s , 23: 30 sn, Mahir Polat
3 Ortadan Başlamak, Feshane Umut Buluşması, Sergi Kataloğu, İstanbul, 2023 : S8
4 https://www.yeniarayis.com/yazi/levent-calikoglu-vakasi-uzerinden-istanbul-moderne-ve-istanbul-buyuksehir-belediyesine-sorular-708 Levent Çalıkoğlu vakası üzerinden İstanbul Modern’e ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne sorular… , 06 Ekim 2024
5 https://birartibir.org/soylenemeyen-seyler-kokumuzu-kurutuyor/ , Söylenemeyen şeyler kökümüzü kurutuyor, 23 Kasım 2024



Yorumlar
Yorum Gönder